25 Mayıs 2016 Çarşamba

Acı, Acıyla Tatlanabiliyormuş Meğer



Ölmüşüm. Öyle diyor beni tanıyanlardan biri. Konuşamasam da duymanın kasveti, koltuk altımda karıncalarını savuruyor. Hâlbuki anlatmak istiyorum. Deniz dibi gibi sessizliğimi, kemiklerimi yara yara bir deli çığlıkla boşaltmak istiyorum. Kısa süreli bir düşünce boşluğunda kaskatı yutuldum. İç organlarımdaki buz kütleleri, bulaşık makinesinde rengi atmış bir shot bardağına hoyratça bırakılıyor. Birazdan başkasının şevkine eğlence sebebi olacağım. Sonu gelmemiş sahneler kıyı kenar taşlarımı yerinden oynatıyor. Yirminci dakika, on beşinci saniye.  Kızıl saçları…  Görüyorum. Duymuyorsun değil mi beni? En çok sen duymalıydın beni. Yanındakine senin yerine ağız dolusu sözcüklerimi doluyorum. Senden sonra bir de onun duymasını isterdim beni. Kızma da dinle beni. Sen hülyalı bakarken önündeki meyveli pastaya, o yan masadaki kızla beş dakika sonra dışarıda buluşmak için sözleşti bile az evvel. Çok tatlısın ama bu işler böyle çözülmüyor. Koltuğa yapışmış asit dolu midenin artıkları ise, başkasının vücudundaki şehvet keşfinin ganimetleri. Çıkmıyor değil mi? Çıkmayacak. Bir gece. Saat ikiyi kırk beş geçe, doyumsuz asit yumağına çarpacak beyaz sırtın. Tırnakları arasına bulaşmış dünden kalma günahları, çorap söküğünden bacaklarına damlayacak. Çıtın çıkmayacak. Komşular uyurken ses etmemenin yüklü yükünü ağır ödeyeceksin. Bahse tutuştuğun ruhunun önünde gür saçlarına yasaklar dolanıyor. Görebiliyorum ama Allah kahretsin ki konuşamıyorum. Hâlbuki bu ve daha fazlasını anlatmak istiyorum. Kime olduğu önemi olmadan. Kabinde çok beğendiğim elbisenin fermuarı çekmeye çalışırken gireceğim lafa. Hazırlıksız yakalayacağım kendimi. Şehirlerarası yolcu otobüsünde uykuya aktığım anda kapı açılacak ve soğuk gerçeklik rüzgârı çarpacak iki göğüs arama. Geceyi delen sesle süresiz müddetle bağlantımı keseceğim maziyle. Gelecekten bakacağım dünüme. Çok pahalı diye okumak isteyip de alamadığım kitabı narince tezgâha bırakır gibi parmak ucumda sessizce geceyi delercesine koşuyorum göbek deliğimde biriken teri umursamadan.

Bakın ben ölmedim. Sizi duyabildiğim gibi çivi çakılmış tahtalar arasından da hissedebiliyorum gökyüzünü. Mavi… Başımı hafif sağa kaydırsanız görürüm belki maviyi. Çokça serpin üstüme o şeyden. Ölmeden biraz zaman önce – galiba yavaş yavaş kanıksıyorum bu durumu- ben bir mavi gördüm. Otopsi raporumda rastlamadığınız en narkozsuz hikâyemin başkahramanını ilk gördüğümde hemen anladım onun rengini. Göğe bakıyordu çünkü. Göğe bakan başka renk taşıyamazdı ya da bunu sadece ben hissetmiştim bilmiyorum. O sıra başka yöne bakarken donmuş anlardan bir fotoğraf sundu elime. Her şeyin başlamasına şahit, yüzümün yarısının gözüktüğü buğulu fotoğrafı… Bunu ben çektim biliyor musun, dedi. Bana. Bir kara parçası gibi sarsıldı bedenim. Çatırtıyı ilk dilaltımda hissettim. Yavaşça yer kaydı. Sımsıkı çekilmiş ipim tam da o salisede gevşeyip fazlalığını boşluğa belirsiz aralıklarla bıraktı. Usta bir yönetmen, tek açılık kamerayla çekeceği filmine âşık bir adam ararken ona rastlamış Kabataş’ta. “Yok be olum gelmiyor işte” derken anlamış aslında. Sen olmalısın, demiş ona. Eksik saçlarından anlıyorum ki sen olmalısın hem sevdaya hem ona âşık kişi. Adamın aşkına uygun ölçüde kadını bulmak meşakkatli işti. Kadındı çünkü. Bir şairin doğması için gidenlere inat, aksine onun geldiğinde nice söz öbeklerinin dizileceği bir kadının peşine düştü dar sokaklarda. Geniş sokaklarda aranmazdı böyle biri. Birbirine değen evlerin arasından çıkacaktı. Sekize on kala… Üzerinde mavi, dalgıç kumaşlı midi elbisesiyle birazdan dalacağı metropolde yürüyecekti kuvvetli rüzgâra karşı gözleri açık şekilde. Elleri yeni doğmuş bir serçeyi tutacak kadar minik, yüreği aç bir kalbi doyuracak kadar koca. Gözleri, görmemesi gereken şeyleri vaktinden çok sonra görmenin şaşkınlığından irice. Söyleyemediği sözleri, abaküs tahtasına özensiz dizilmiş gibi alaca ve dümdüz. Tamam dedi yönetmen. Bu, oydu. Kadın, soldan ikinci araya tam sapacakken, iki boş ve yorgun zaman arasını kuvvetli bir macunla tutturur gibi birbirine ilikledi kadın ve adamı. Sonra, düşündüğü son cümle üzerine dikkatini verdi. “Kadın ve adamı” tümlecinde “ve” hoş durmuyordu bu görüntüde. "Kadınla adam" diye başlamalıydı bu sahne.

 “Kestiiiikk!


Ve çıksın. İle, sen gir. Kadının tam soluna. Bu durumda adamın sağ tarafına geçmiş oluyorsun. Evet, ortasına demek istiyorum. Hayır, ayrı değil. Sırtını kadına yaslayacaksın. Samimi bir sahne istiyorum çünkü. Birbirinizi daha iyi kimselere dönüştürecek cinsten. Ayrı iken doğan anlam boşluğunu, sağlam bir tutkalla kapatmak bütün niyetim. Bu niyet, normal doğumla başka niyetlere de gebe kalacak. Mesela adınızı söylediğinizde birbirinize, gök yarılacak. Ve isminizin çıkardığı ritim, daha önce hiç bu kadar naif gelmemiş olacak kulağınıza. Ve vakit kaybetmeden kayda girmek istiyorum. Çok zaman geçti siz ayrıyken. Ve ayrıyken çok kayıp verdiniz ikiniz de. Dörtnala sevişmelisiniz o yüzden. Gerekiyorsa yarım nefes alıp kalanını birbirinizden tamamlamayı göze alırcasına. Lütfen anlayın bir seferde. Kelimelerle aram iyi olmadığından susmaktan, göstermekten yanayım hislerimi. Bu sebeple filmimiz boyunca fazla söz biçmeyeceğim heybenize. Çok oyalamadan seyirciyi, hemen gireceksiniz sahneye. İlk dakikada. Durup bakışacaksınız. Öyle...”

Sekize on kala çıkıyorum fazla yağmur görmekten boyası akmış evimden. Soldan ikinci araya girecekken görüyorum onu. Göğe bakıyordu. “Göğe bakalım” dedi bana. İlk cümleden sonra da elime verdi yüzümün yarısı gözüken buğulu fotoğrafı. Her şeyi sorguladığım gibi onun da üzerine sorgu meteoru fırlattım. En çok “nasıl” dan darbe aldı. Yüzüme yerleştirdiğim hüznün, bir gün, bir başkasının kalbinde iyi duygular uyandıracağını bilmiyormuşum. Acı, acıyla tatlanabiliyormuş meğer...

Ölmüşüm diyor beni tanıyanlardan biri ama ölmüş biri için henüz çok canlıyım bence. Uzakları yakın eden cümle yumağını saracağım hem daha. Düşüncelerim dağılırken nar taneleri gibi ortalığa, bir an tek düşüncede birleştireceğim hepsini. Ardından buluttan kanat yapıp uçacağız tekrar yazmak istediğimiz görüntülere. Zeki Müren girecek bu sahnenin ilerisinde. Ve  “öyle durup bakışacağız” biz de…








14 yorum:

  1. Özlem, harikasın kızım.Nasıl güzel yazmışsın.Özlemişim yazılarını.Hep yaz dilerim canım.Sevgilerimle :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ece Ablam çok teşekkür ederim. Yazmayı çok özlemişim ben de. Bir süre kelimelerimi bir araya getiremedim. Bu durumun geçici olması sevindirdi beni. Hep yazacağım. Bir şekilde yazılarımızla hep buluşacağız. Sevgiyle :)

      Sil
  2. seni okumak, sevmekten daha güzel.. lütfen kıskanma:)
    ama gel gör ki seni okurken sevmek daha keyifli
    niheheh:)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çifte mutluluk yaşatıyorum. Ayyy :) Bir an kendimi kıskandım. E o zaman keyfini hiç bozmayım. Sen hep oku. Hı? :)

      Sil
    2. Roman gibi hatunsun vesselam :))

      Sil
    3. Kaptım yine köfteyi :)

      Sil
  3. Son paragrafa bayıldım, ölebilmek için belki de belli anlamları alabilmek gerek hayattan herhalde.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yaşamla baş etmenin yanında ölebilmek için de şart sunuluyor ne hikmetse..Senin şiirle güzel bir hava tutturdu sanki bu son paragraf :)

      Sil
    2. Aynen hayat için zaten şu ikili zıtlıklar çıkarılıyor bir üçüncü ihtimale yer bırakılmıyor ya o kötü işte. Keşkem okuyupta şiire yüklenseydim, gel ki yazdığım o şeye şiir denirse :))

      Sil
    3. Yok bence böyle daha iyi oldu. Yazdığımız, yazmadığımız her harf dahi bir gün intikamını alacak bizden. Yaşayamadığımız her an gibi..Ayrıca şiir o şiir :)

      Sil
  4. Ne güzel bir anlatım olmuş yüreğinize sağlık ...Güzel insan deepten geldim :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ediyorum. Hoş geldiniz. Hep gelin :) Deep de harika anlatmış çok mutlu oldum :)

      Sil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...