3 Kasım 2015 Salı

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

Hikâye, dedim. Gel seninle anlaşalım. Sen yarım kal, adını da ‘Yarım Kalan Hikâye’ koyalım.
“Sen zaten neyi tamam ettin ki?” dedi bana.
“Aslında tam diye bir şey yoktur.” dedim. “Her tam, bir üst yarımın alt basamağıdır. Yani yarım da bir bütündür.”



Bu satırları okudum. Dur, dedim ben de. Sen çok dolusun. Böyle ayaküstü konuşmak olmaz. Bir sandalye çekiyorum hemen yalnızlığının yanına. Baştan anlat ya da sen başla zaten benim de kafa sağanak. İki yarım bir düze çıkar önünde sonunda. Yoksa vahim…  

Olaya bak, sen kalk bir hikâye yazmak iste. Hikâyedeki adamın, kadına olan sevgisinden ruhu odalara, eve sığamasın. Adam her sabah kadından önce kalkıp şehrin uzak yerlerinde dolaşsın, insanlarla muhabbet etsin. Akşam kadından önce eve gelip günün hikâyesini evin bir yerine iliştirip tekrar arazi olup gece uyuyan kadının koynuna sokulsun…


Araya girmiyorum. Yazar, yazdığı hikâyesini Müzeyyen’e anlatıyor, “ Fakat Müzeyyen, bu derin tutku.” diye ekliyor sonra. Müzeyyen; ayıp, günah, yasak üçgenini çoktan yırtmış kadınlardan. Gözleri bir başkaydı ama. “Gözleri, sadece gözleri,  sıkılmalarının, ne istediğini bir türlü bilememenin ve belki de bu yüzden, karşısına çıkan yeni ve yabancı yaşamlara dokunmak isteyişinin, sürüklenişlerden kurtaracak ve sıfırdan başlama şansı verebilecek, bir çeşit tutunma çabası olduğunun farkındaydı.” diyor âşık adam Müzeyyen için. Bu adam yazmaya derinden tutkulu, tamam da Müzeyyen’e çoktan teslim etmiş ruhunu. Ruhu o yüzden sayfalara çarpıyor arada. Aynayla savaşıyor. “Ayna seni bölük bölük bölerim.” diyor. Ayna bu. Bölünerek çoğalır, çoğaldıkça fazla suret ve bu da fazla yalnızlık eder ki o noktada âşık adam, aynaya el pençe divan duruyor.

Ya Müzeyyen? Onun bakışları zamanla değişiyor âşık adama karşı. Adam, yeşil giysiler içinde devlet konukevinde müsamere düzenlerken, onlar sandalla mehtaba çıkmışlardı… Kadın gitti. Adam kaldı. Hem bitse ne olur, bitmese ne? sesi çınlıyor sayfada bir yerde…

Kaç kez okursun bu kitabı bilmem ama ben bir kez ile yetinemedim. Sayfaların telinde takılı kaldı aklım. Yazarla konuştum, Müzeyyen’i anlamaya çalıştım. Müzeyyen’in yerinde olmak istedim ilk. Özgür ruhunun kanatlarında, bir ara yazara çarpmak.. Hoş geldi. Sonra dedim yazarın hisleri ne olacak? Aşık… Aşkını kelimelerde, sokak aralarında, kapı kilitlerinde, aynadaki suretinde, şarkılarda ve bir çocuğun kaşlarında, bakışlarında yaşıyor. Sonra “Güle güle Müzeyyen” yazılı bir zarfa hissiyatını sığdırıyor. Belki de o an “Vakit tamam. Seni terk ediyorum.” çalmıştı bir yerlerde… Kim bilir?

Kitap ile kitabın filme uyarlanmasını karşılaştırmaya pek girmek istemiyorum. İkisinin tadı, kokusu, dokusu ayrı. Ama tek şunu söyleyebilirim. Daha filmde, baş rolde kimin oynadığını bilmeden bu adamı oynarsa kim güzel oynar diye düşündüğümde Erdal Beşikçioğlu belirmişti kafamda. Sonra baktım. Hakikaten oymuş. Ne güzel de olmuş…


8 yorum:

  1. Sizi severek takip edeceğim,bu tür bloglari seviyorum. Blogunuza uye oldum bende makyaj ve bakim uzerine yaziyorum bloguma sizide beklerim :) Nurluguzellik.blogspot.com.tr

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Seve seve takip ederim. Yorumunuz için teşekkürler :)

      Sil
  2. Yanıtlar
    1. Keyifli okumalar ve paylaşımlar :)

      Sil
  3. Guzel anlatmissiniz elinize saglik

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim yorumunuz ve beğeniniz için..

      Sil
  4. Merhaba :) Çok güzel bir yorum olmuş ellerinize sağlık :) Bende hem film , hem de kitabını beğenerek okumuştum

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba! Beğenmenize çok sevindim. Kitap başlı başına enfes iken üstüne filmi de güzel bir tat bırakıyor insanda doğrusu. Çok teşekkür ederim yorumunuz için..

      Sil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...